sosyal bilgiler seti

Hikaye - Masal - Fıkra Gönderen Konu: Hikaye - Masal - Fıkra  (Okunma sayısı 14310 defa)

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #15 : 10 Eylül 2014, 11:08 »
Tarihi kaynaklara göre Timur, Yıldırım ile savaşmak istemiyordu. Nitekim Yıldırım'dan gelen bir elçiye Timur şöyle diyordu:
"Biz kışı Karabağ'da geçireceğiz. İlkbaharda ordumuzla Osmanlı sınırına geleceğiz. Hükümdarınız isteklerimizi kabul ederse mesele hallolur. Aksi halde savaş alanında buluşacağız. Taş da olsa, karşımızda mum olacaktır."
Ali Paşa ise Yıldırım'ı bu savaştan vazgeçirmek için çok uğraşmışsa da başaramamıştır. Hatta Yıldırım kendini ikna etmeye çalışan Ali Paşa'ya:
"Şerefimiz ve karşı koyacak kuvvetimiz vardır, tâbi olup istiklâlsiz yaşayamayız" diyordu.
Bilindiği gibi Yıldırım, Ankara Savaşı’nda mağlup ve esir olmuştu. Üstü başı perişan bir şekilde Timur'un huzuruna getirildi. Türk-Moğol hakanı kendini tutamayıp gülünce, Yıldırım şöyle dedi:
"Allah'ın bu dünyada bedbaht ettiği kimseye gülmek ayıptır." Bu söze karşılık Timur da:
"Allah'ın bu dünyayı benim gibi bir topal ile senin gibi bir köre bıraktığına gülüyorum" diye cevap verdi.
Sekiz ay Timur'un yarımda esir kalan Yıldırım, Akşehir'de vefat edince, Timur buna çok üzülmüş ve şöyle demişti:
"Yazık, cihan bir kahraman kaybetti."
Sosyaldeyince.com sosyal bilgiler sitesi

sosyal bilgiler

Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #15 : 10 Eylül 2014, 11:08 »
sosyal bilgiler seti

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #16 : 15 Eylül 2014, 11:10 »
Şerife Bacı

1921 yılının Şubat ayında kış, çok sert geçmişti. İnebolu'ya gelen cephanenin cepheye ulaşması gerekmekteydi. İnsanın içini bile donduran soğuğa rağmen, İnebolu'dan Ankara'ya fedakar Türk anaları cephane taşımaktaydılar. Bunlardan birisi olan Şerife Bacı, kağnıdaki cephaneyi, çocuğunun yorganıyla örttü. Çocuğunu mermi sandıkları arasına gizleyerek üzerini kapattı. Bir süre sonra Şerife Bacı, yoğun tipi yüzünden kafileden koptu. Tipi ve soğuğa rağmen, Kastamonu kışlasının önüne kadar gelebildi. Cephaneleri askerimize teslim etmesine çok az mesafe kala, kağnısının üzerinde donarak şehit oldu. Kışladan çıkan askerler, üzerinde buz kesmiş yorganı kaldırdıklarında bir ağlama sesi duydular. Top gülleleri içinde, çulların arasında gizlenmiş kundakta bir bebeğin sesiydi bu... Annesi ölmüş, O ise yaşıyordu. Cephanede askerimize ulaştırılmıştı.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #17 : 28 Eylül 2014, 17:44 »
BİR GÖÇ HİKAYESİ
1969 yılı sonlarına doğru dedemin vefatı bizim hayatımızda bir dönüm noktası oldu. Tarlaların paylaşılması sonucu bizim payımıza çok az toprak düşmüştü. Ayrıca babama oldukça yüklü bir borç kalmıştı. Ailemizin geçimini sağlamak ve borçlarımızı ödeyebilmek için babamın acilen bir şey yapması gerekiyordu. O sırada şehirde yaşayan akrabalarımızdan Avrupa'ya işçi alındığı, gitmek isteyenlerin başvuru yapması gerektiği haberi geldi. Babam son çare olarak bunu kabul etti. Benim ise elimden hiçbir şey gelmiyordu. Çünkü daha ilkokula gidiyordum.
O zamana kadar sadece askere gitmek için köyümüzden çıkmış olan babamın, hiç bilmediği yabancı bir memlekete gidecek olması hepimizi çok korkutmuştu. Çok geçmeden babam Fransa'ya işçi olarak gitti. Daha sonra bize anlattığına göre geriye nasıl gelineceğini bilse geri kaçacakmış. Bir yıl kadar sonra babam izine geldiğinde şehirdeki akrabalarımız ziyarete geldiler. Babamla uzun uzun şehirden bahsettiler. Birkaç gün sonra babam şehre göç edeceğimizi söyledi. Hepimizde müthiş bir heyecan ve korku başlamıştı. İlk defa köyümüzün dışında biryere çıkacaktım. Televizyon, radyo ve gazete gibi şeyleri bilmediğimiz için benim dünyam köyümüzle sınırlıydı. Bir hafta içinde her şeyi topladık. Bazılarını da satıp şehre göçtük.
Şehre geldiğimizde sudan çıkmış balığa döndüm. Her şey bana o kadar yabancı ve uzaktı ki. Kendimi o kadar yabancı, şehirdeki dünyaya o kadar uzak hissediyordum ki. Uzun yıllar bunun sıkıntısını çektim.
Asıl büyük sıkıntıyı ise abim Mustafa çekti sanırım. Çünkü şehre geldikten kısa bir süre sonra babam, abimi Fransa'ya götürmeye karar verdi. Daha şehre alışamamış olan abimi Fransa korkusu sardı. Hayatında uçak görmemiş olan abim uçağa binecek, yabancı bir ülke ve insanlarla ilk defa karşılaşacaktı. Babam izin işini halledemediği için Mustafa abim, babamın Fransa'dan arkadaşı Erdoğan amca ile gitti. Abimin daha sonra anlattığına göre heyecandan kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atmış. Korkudan dizlerinin bağı çözülmüş. Paris'e indiklerinde abim korku ve tedirginlikiçinde Erdoğan amcanın arkasına saklanarak insanları izlemiş.
Bir süre sonra abim şaşkın bir yüz ifadesi ile Erdoğan amcaya dönüp: "Yabancılar nerede amca ? " diye sormuş.
Bugün abim hâlâ Fransa'da yaşıyor. Eşi Fransız. İkiz çocukları var. İsimleri Hakan ve Lia.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #18 : 01 Ekim 2014, 11:02 »
Harun Reşit ile İhtiyar
Harun Reşit, veziri ile birlikte kıyafet değiştirmiş olarak dolaşırken bahçesinde hurma fidanları diken bir ihtiyar görür. Selam verir ve ihtiyar ile aralarında şu konuşma geçer:
- Kolay gelsin, ne yapıyorsun böyle?
- Hurma fidanı dikiyorum.
- Peki, bu diktiğin hurma fidanları ne zamana kadar büyür ve meyve vermeye başlar?
- Kim bilir belki on, belki yirmi sene sonra yetişir ve meyve vermeye başlar.
- Peki, onların meyvelerini görebilecek misin?
- Bu yaşlı halimle belki göremem ama bizden öncekilerin diktikleri ağaçların meyvelerini biz yedik. Bizim diktiğimiz fidanların meyvelerini de bizden sonrakiler yesin. Bu cevap, Harun Reşid’in hoşuna gider ve bir kese altın verir. İhtiyar teşekkür ederek;
- Diktiğim ağaçlar hemen meyve verdi, der.
Bu söz üzerine Harun Reşid bir kese daha altın verir ve ihtiyar yine teşekkür ederek,
- Herkesin diktiği ağaçlar yılda bir defa meyve verir, benim diktiğim fidanlar yılda iki kez meyve verdi.
Bu söz üzerine Harun Reşid vezirine dönerek:
- Biz hemen gidelim, yoksa bu ihtiyar bizde para bırakmayacak, der…

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #19 : 28 Kasım 2014, 19:23 »
GİRİŞİMCİLİK ÜZERİNE BİR HİKAYE
Amerika'da bir ayakkabı şirketinin yöneticisi medeniyetten biraz uzak bir adaya ayakkabı satmak için iki girişimci gönderir. İlk girişimci adaya varır ve kimsenin ayakkabı giymediğini görünce şaşırıp donakalır. Hemen patronunu telefonla arar:
"Efendim, bu adaya boşuna gelmişim. Uçak biletimi aldım yarın eve dönüyorum. Burada ayakkabı giyen yok. Asla burada ayakkabı satılmaz." der.

İkinci girişimci de adaya gider, kimsenin ayakkabı giymediğini o da görür. Fakat ikinci girişimci aynı gerçek karşısında heyecanlanır. Hemen patronunu arar: "Efendim, lütfen acilen bana 5.000 çift ayakkabı gönderin. Burada kimsenin ayakkabısı yok, herkesin ayakkabıya ihtiyacı var." der.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #20 : 30 Kasım 2014, 13:38 »
Yeter ki samimiyet olsun …

Kanuni Sultan Süleyman İstanbul'daki Süleymaniye Camii'ni yaptırırken ustalara sıkı sıkı tembih ediyordu. Diyordu ki:

"Bu baki eserin sadece benim defterime kaydolmasını arzu ediyorum. Kimsenin bunun içinde bir katkısı olmasını istemiyorum. Sakın ha kimseden bir şey kabul etmeyin!"

Ustalar çalışıyor, cami, kubbe kubbe yükseliyor.

Karşıdan mahzun mahzun bir nine, ustaları ve o koca mabedi seyrediyor içinden de yardım hevesi duyuyor. Fakat elinde avucunda hiçbir şeyi olmayan o nineciğin sadece iki keçisi var ve onların sütleriyle geçiniyor. Düşünüyor:

"Ey Allah'ım! Süleyman'a servet ve saltanat verdin. Senin uğrunda cami yapıyor. Bu fakir kuluna bir şey vermedin. Ne edeyim ki ben senin rızanı kazanayım? Benim elimden öyle büyük işler gelmez. Benim elimden sadece o ustalara bir tas yoğurt hediye etmek gelir."

Gidiyor, ustalara müracaat ediyor:

"Evladım, ben fakir bir kadınım. Ben cami yapamam. Ancak elimden bir tas yoğurt hediye etmek gelir. Rica edeceğim bu yoğurdumu kabul edin."

Ustalar Kanuni'nin tembihatı karşısında:

"Hayır ana, kabul edemeyiz!" derler. Kadın ısrar eder ağlayıp sızlar:

"Ne olur oğul" der. "Benim başka yapacak hayrım yoktur. Bu sadaka-i cariye içinde damla damla damlayan bir yoğurdum olsun" der.

Ustalar kadının bu yalvarışını ve sızlanmasını kıramazlar. Onun gönlünü hoş etmek için o bir tas yoğurdu alır ve yerler. İçleri serinler.

Büyük hükümdar o gece rüyada, yaptığı hayrın tartıldığını görür. Koca Süleymaniye Camii, terazinin bir kefesine konmuş tartılıyor. Allah'ın huzurunda ne değerdedir diye baha biçilecek. Kanuni bakıyor. Fakat ne gariptir ki Koca Süleymaniye'yi taşıyan kefeye mukabil öbür kefeye bir tas yoğurt konmuş. Ama yoğurt öyle ağır basıyor ki, yoğurdun konduğu kefe zeminde, öteki kefe ise yüksekte. Koca camiin değeri bir tas yoğurt kadar bile yok.

Sabahleyin dehşet içinde uyanan Kanuni, doğruca ustaların yanına koşar:

"Ne yaptınız siz öyle?" der. Ustalar korku içinde anlatırlar:

"Vallahi hükümdarımız, yaşlı bir nine geldi. Iztırap içinde bize yalvardı. Biz de ağlamasına tahammül edemedik bir tas yoğurt aldık, yedik."

Bunu duyan Kanuni, gördüğü rüyayı kederli olarak dile getirdi:

"Ben, alem-i manada gördüm. O bir tas yoğurt, niyet ve ihlasından dolayı Allah katında Süleymaniye'den daha ağır tutuluyordu. Onun değeri ilahi ölçüler içinde Süleymaniye Camii'nden daha da fazla geliyordu..."

Yapılan işlerin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakılmaz. İşlerin samimiyetine bakılır. Küçük de olsa samimi olarak Hakk'ın rızasına varmak için yapılan işler, nice büyük hayırlardan daha önemli bir yer tutarlar. İşin çokluğu değil, işin samimiyeti önemlidir.

Yeter ki samimiyet olsun.

Çevrimdışı Kutup Yıldızı

  • Süper Üye
  • ****
  • İleti: 333
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #21 : 21 Şubat 2015, 22:55 »
SOYADI KANUNU
Çiftçi Veli hastalanan oğlunu ilçedeki hastaneye götürmek için yola koyulur. Tarihler 1934'ü göstermektedir. Trene biner ve bir koltuğa oturur. Kısa bir zaman sonra görevli gelir ve oturduğu yerden kalkmasını söyler.
- Veli "Neden kalkacak mışım?" der
-Görevli "Orada Hasan ağa oturacak" der.
Veli oturduğu yerden ağa oturacak diye kalkar ve arkaya geçer. Bu durum onu çok üzmüştür. Hastaneye gelir ve sıraya geçer sırasını bekler. Arkadan biri gelir ve en öne geçmeye çalışır.
Veli- ‘’niçin öne geçiyorsun’’ der
Veli’nin arkasındaki kişi hemen Veli’ye seslenir:
- O Suphi Efendi onun ayrıcalığı var çünkü o efendidir, der.
Veli kendi kendine bu ne ya ağa, efendi, hacı, hoca, molla, paşa lakaplı insanlar toplumda ayrıcalıklı bir konumdalar, bu durum haksızlıkları meydana getiriyor diye düşünür.
İlçeye gelmişken babasından kalma arsanın tapusunu almak için ilçe tapu dairesine gider ve memurdan babasına ait arsanın evraklarını ister. Memur isim sorar.
Veli, Mehmet oğlu Veli der.
Memur evrakları çıkarır ve bir de ne görsünler yüzlerce Mehmet oğlu Veli görürler.
Memur, bunlardan hangisi senin ki nasıl bulacağız bu kadar aynı isim içerisinden der.
Çok uzun uğraşlara rağmen hiçbir sonuç alınmadan Veli tapu dairesinden çıkar. Bugünün onun için çok zor geçtiği düşüncesiyle köyünün yolunu tutar. Köye gelir aradan belli bir zaman geçer. Birgün radyo dinlerken spiker bir yenilikten bahseder. Bu yenilikle herkese bir soyadı verileceğinden, bu yenilikle hacı, hoca, ağa, efendi gibi ünvanların kaldırılacağından bahsedilir. Yine spiker ayrıcalıkların kaldırıldığından ve devlet dairelerindeki isim karışıklıklarının ortadan kalkacağını vurgular. Mustafa Kemal'e de Atatürk soyadının verildiğini anlatır.
Veli bu duruma çok sevinmiş ayrıcalık ifade eden ünvanların kaldırılması ile artık haksızlığa uğramayacağını düşünüp mutlu olmuş. Ve kendisi de HAKLI soyadını alıp hemen tapu dairesinin yolunu tutmuş.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #22 : 08 Nisan 2015, 22:14 »
Çin düşünürü Lao Tzu'nun öyküsü...
Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış... Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış..
"Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı" dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: "Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın" demişler...

İhtiyar: "Karar vermek için acele etmeyin" demiş. "Sadece at kayıp" deyin, "Çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez."
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş... Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
 
"Babalık" demişler, "Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.."

"Karar vermek için gene acele ediyorsunuz" demiş ihtiyar. "Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz kitap hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?"
Köylüler bu defa açıkça ihtiyarla dalga geçmemişler, ama içlerinden "Bu herif sahiden geri zekalı" diye geçirmişler... Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. "Bir kez daha haklı çıktın" demişler.

"Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın" demişler. İhtiyar "Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz" diye cevap vermiş.

"O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı. Gerçek bu. Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar doğru. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size asla bildirilmez."

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin sonunda ya öleceğini ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş.

Köylüler, gene ihtiyara gelmişler... "Gene haklı olduğun ortaya çıktı" demişler. "Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler, belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer..."

"Siz erken karar vermeye devam edin" demiş, ihtiyar. "Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde... Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah biliyor."

Lao Tzu, öyküsünü şu nasihatla tamamlamış:
"Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir.
Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz."

Çevrimdışı Kutup Yıldızı

  • Süper Üye
  • ****
  • İleti: 333
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #23 : 29 Ocak 2016, 12:39 »
Bayrağa saygı
Atatürk bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e girdiği sırada da göstermişti... O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında Yunan kralı Konstantin’de kalmıştı... Evin sahibinin oğlu ile hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan’da esir bulunuyorlardı; işgal esnasında, bütün Türkler gibi çok ızdırap çekmişlerdi; içlerinden yaralıydılar ve yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine, muzaffer baş komutanın basıp geçmesi için, ipek bir düşman bayrağı sermişlerdi...
Atatürk yere serili bayrağın önünde durmuştu; etrafında bulunan kadın erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaşlarla dolu: “buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin. Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvarıyorlardı.
Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:
“o, geçmişte hata etmiş; bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti...

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #24 : 05 Şubat 2016, 12:47 »
FATİH VE FETİH
Genç Padişah, hocaları Akşemsettin ve Molla Gürani, veziri Çandarlı Halil ile fetih konusunu istişare ediyordu.
II. Mehmet: Söyleyin ağalar, fetih için hazırlıklar ne durumda?
Çandarlı Halil: Hünkârım, emrettiğiniz üzere şahiler bugün yarın hazır duruma gelecek. Bu toplarla Bizans surlarını tarumar edeceğiz evelallah.
II. Mehmet: Peki, Rumeli Hisarı inşası ne âlemdedir?
Çandarlı Halil: İnşaat tüm hızıyla sürüyor. Yedi bin işçi gece gündüz çalışıyor.
II. Mehmet: Âlâ! Bu hisar sayesinde tüm Boğaz’ı denetim altına alacağız.
Akşemsettin: Karamanoğulları ve Macarlarla yapmış olduğunuz antlaşmalar isabet olmuş. Böylece Anadolu ve Rumeli’den gelebilecek tehlikelerin önüne geçtiniz.
Molla Gürani: Allah’ın izni ile Peygamberimizin müjdesine nail olacağız inşallah.
II. Mehmet: Ne güzel söylemiş Peygamberimiz değil mi hocam? “Kostantiniyye bir gün mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan! Onu fetheden askerler ne güzel askerler.” diye...
Molla Gürani: İnşallah bu hadise siz mazhar olursunuz hünkarım. Lakin Bizans bize karşı her türlü hileye başvuracaktır.
II. Mehmet: Bizans oyunlarından bıktım artık hocam. Bu Bizans ki yıllardır iç işlerimize müdahale eder, şehzadeleri kışkırtıp devletimizi içten yıkmak ister. Avrupa’ya ilerlememize engel olmak ister. Her başı sıkıştığında Avrupa’dan yardım isteyerek Haçlıları üzerimize salar.
Akşemsettin: Ayrıca İpek Yolu üzerindeki İstanbul’u almamız bize ekonomik açıdan da büyük kazanç
sağlayacaktır hünkârım.
Bu sırada Bizans Sarayı’nda endişeli bir bekleyiş hâkimdir. Son Bizans İmparatoru Konstantin, komutanları ve din adamlarını toplamış, durum değerlendirmesi yapmaktadır.
Konstantin: Genç padişah barış isteklerimize olumsuz cevap verdi. İstanbul’u almayı kafasına koymuş.
Şehri sonuna kadar savunacağız. Hazırlıklarımız ne durumda komutan Heraklius?
Heraklius: Endişe etmeyin imparatorum. Surları güçlendirdik. Haliç’in girişine büyük zincirler çektik.
Böylece Osmanlı donanmasının Haliç’e girmesini engelleyebiliriz. Elimizde denizde bile yanan grejuva
ateşi ile Osmanlıyı surlara bile yaklaştırmayacağız.
Konstantin: Avrupa’dan yardım istediniz mi başpiskoposum?
Piskopos: İstedik imparatorum. Ancak Katolik Avrupa, Ortodoks Bizans’a destek vermeyeceğini
ilan etmiş. Ayrıca halk da Avrupa’dan yardım istenmesine karşı. “İstanbul’da kardinal külahı görmektense
Türk sarığı görmeyi tercih ederiz.” diyorlar.
Konstantin: Vahim, çok vahim. Halk da Osmanlının adalet ve hoşgörüsünü idrak etmiş durumda.

Çevrimdışı Kutup Yıldızı

  • Süper Üye
  • ****
  • İleti: 333
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #25 : 07 Mayıs 2016, 22:31 »
Hintliler karanlık bir ahıra bir fil koyup o güne kadar hiç fil görmeyen insanlara onu göstermek istediler. Fili görmek için o karanlık yere birçok insan toplandı.
Fakat filin bulunduğu yer o kadar karanlıktı ki hiçbir şey görünmüyordu. Onun için insanlar file elleriyle dokunmaya, ellerini filin orasına burasına sürmeye başladılar.
Bunlardan birisi filin hortumuna dokundu; dışarıya çıkınca sorduklarında: “Fil bir oluğa benzer, bir oluktur” dedi. Başka birisi filin kulağına dokundu o da: “Fil bir yelpazeye benzer” dedi. Bir başkası filin bacağını tuttu: “Fil bir direğe benzer” dedi. Birisi de filin sırtına dokundu: “Fil bir tahta benziyor” dedi.
Böylece herkes filin neresini tuttuysa fili öyle sandı ve ona göre anlatmaya başladı. Her birinin anlattığı başka başkaydı. Fakat eğer ellerinde bir mum olsaydı, ayrılık kalmaz herkes aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatırdı.  (Mesnevi’den)
Gerçekler Aceleye Gelmez! Bazen gördüğümüz şey gerçeğin tamamı olmayabilir.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #26 : 24 Mayıs 2016, 14:08 »
HZ. YUSUF'A UYGUN HEDİYE
Bir dostu Hz. Yusuf'u ziyarete geldi bir gün. Oturup konuştular. Hz. Yusuf başından geçenleri, kuyuda iken çektiği sıkıntıları dile getirdi. Uzun süre konuşup dertleştiler. Konuşmanın sonunda
Hz. Yusuf misafirine:
"Söyle bakalım bana ne hediye getirdin, zira dostun evine eli boş gidilmez." dedi.
Misafir üzüle sıkıla özür beyan etti:
"Sana getirmek için her neye baktıysam hiçbirini beğenemedim, layık görmedim. Bir altın zerresi alınıp altın madenine, bir damlacık su okyanusa hediye götürülür mü? Sana gönlümü ve canımı hediye olarak getirsem bile Hindistan'a baharat satmaya götürmüş olurum. Senin güzelliğine layık bir hediye bulmam zor oldu fakat sonunda sana bir ayna getirmeye karar verdim, ona baktıkça güneş gibi parlayan güzel yüzünü görür, sevinir, beni hatırlarsın." dedi ve getirdiği aynayı çıkararak Hz. Yusuf'a sundu. Hz. Yusuf bu hediyeye çok sevindi.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #27 : 24 Eylül 2016, 20:24 »
Cezâyir Beylerbeyi Hüseyin Paşa, her zamanki gibi Venedik ticaret gemilerini vuruyordu. İşlerini bitirmek üzere iken, Venedik Donanmasından bir filo yaklaştı. Hüseyin Paşa (vurup- kaçmak) için, küçük tekneler seçmişti. Ağır Venedik toplarına mukavemet etmesi imkansızdı. Tornistan ederken, gemisi isabet aldı. Kendisi de ağır yaralandı... Venedikli Şövalyeler yaklaşıyorlardı. Arkadaşlarını hemen öbür gemilere aktarıp, sür'atle Cezayir'e ulaşmalarını emretti... Arkadaşları ağlayarak, emrini yerine getirdiler. Az sonra iskele- alabanda eden Venedik Amiral gemisi subayları, Hüseyin Paşa'nın ölmek üzere olduğunu gördüler...

Büyük Amirallerine durumu arzedip, emir beklediler. Büyük Amiral:

- Öleceğine emin misiniz? diye tekrar sorduğu zaman:

- Her tarafı kanlar içinde! Nefes bile almıyordu Amiralim, diye cevap verdiler. Bunun üzerine:

- bırakın, pek sevdiği deryalara batsın, yokolsun!... Hem buralarda fazla oyalanmıyalım... Nasıl olsa ticaret gemilerimizi kurtardık... Kaçanlar belki, yardım getirebilirler...  İstikamet Venedik!... diye emretti.

Az sonra teknenin safra- zindanına gizlenmiş 3 Levend, hem padişahlarını, hem de teknelerini kurtardılar. Daha üç ay geçmeden kendisin kontrol eden subaylardan biri, Hüseyin paşaya esir düşünce, gözlerine inanamadı ve:

- Mezzo morto!... Mezzo morto!... diye haykırdı. İtalyanca (yarı ölü, ölü gibi) manalarına gelir.

İşte ondan sonra, bütün Akdenizde ve Osmanlı tarihinde, enbüyük Denizciler arasına giren Hüseyin Paşa, (Mezomorta Hüseyin Paşa) adıyla meşhûr oldu.

Çevrimdışı sosyalci

  • Aktif Üye
  • ***
  • İleti: 127
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #28 : 10 Ocak 2017, 10:17 »
Köprü Kuran Adam
Boş bir yolda yürüyen yaşlı bir adam Akşamın karanlık soğuğunda Geniş, derin, kocaman bir uçurumla karşılaştı. Alaca karanlıkta aştı uçurumu Ve o kasvetli akıntıdan korkmadı.Ama öbür yakada güvenliği bulunca döndü ve bir köprü kurdu, kabaran suları aşmak için
-“İhtiyar” dedi, ona eşlik eden cüce
“Burada yaptığın işle gücünü boş yere tükettin. Yolculuğun bugün sona erecek ve bu yoldan bir daha hiç geçmeyeceksin. Sen zaten o derin ve geniş uçurumu aştın. Neden akşamın kabaran sularına karşı köprü kurarsın?
Adam yaşlı, ağarmış başını kaldırdı Dedi ki ”Dostum geçtiğim yolda bugün ardımdan bir genç yürüdü ayakları onu da buraya getirecek ve benim için bir hiç olan bu uçurum belki o gence tuzak olacak.
O da alaca karanlıkta geçecek buradan. Dostum bu köprüyü onun için kurdum.

Çevrimdışı Sosyaldeyince

  • Site Yöneticisi
  • *****
  • Hikaye - Masal - Fıkra
  • İleti: 4369
    • Sosyaldeyince.com
Hikaye - Masal - Fıkra
Hikaye - Masal - Fıkra
« Cevap Yaz #29 : 21 Şubat 2017, 13:44 »
Nartanesi Teyze’nin Öyküsü
Ben onu tanıdığımda, yetmişlerinde, güler yüzüyle mahallemizde büyük küçük herkesin “Nar Teyze”si idi. Asıl adı Nartanesi idi; ama herkes ona “Nar Teyze” derdi. Ne zaman görse bizi sokakta oyun oynarken, “Oynayın, güzel güzel oynayın; ancak okuyun da! Okumayan başkasına kul olur.” derdi. Sonra da “ Zamanında bir okusaydım, a oğul!” diye yakınırdı. Oysa biliyordu okumayı yazmayı. Bir gün sordum: “Nar Teyze, sen okuyabiliyorsun, niye okusaydım diye yakınıyorsun?” Güldü, her zamanki gibi. “Oğul!” dedi, “Okusaydım derken okuma yazmadan söz etmiyorum. Ben de zamanında sizler gibi okula gitseydim, okusaydım, öğretmen olurdum belki. Okusaydım demem odur”. “E, okula gitmediysen nasıl öğrendin okumayı?” diye sordum. Güldü ve başladı anlatmaya:
“Ben, Mustafa Kemal’in Cumhuriyeti kurduğu yıl dünyaya gelmişim, Erzurum’un yoksul bir köyünde. Köyde okul yok, okul olsa öğretmen yok, öğretmen olsa gönderecek aile nerde! Anam hasta, benden sonraki dört çocuğa bakacak hali bile yok. Ben üstesinden geliyorum her işin yetebildiğimce. Sonra verdiler beni bir gün birine, evlendirdiler küçük yaşta. Beş çocuk da benden; üç kız, bir oğlan, biri öldü. Sonra geldik Ankara’ya, bu mahalleye. Eşim inşaatlarda, ben el işleri yapıp satmaya başladım pazarlarda. Ama sevdim bu mahalleyi; çünkü okulu vardı. Büyük kızın çağı geçmişti; ama diğer üçünü kendim yazdırdım okula, beni utandırmadılar, okudular. Biri hemşire, biri öğretmen oldu, her biri bir yerde; oğlan da sanat okulunu bitirdi, elektrikçi oldu. Sonra o da gitti askere. Büyük kızım bu mahallede, evli o da. Mektup gelir oğlandan, kızdan, okuyamam, okuturum birine utana sıkıla. Yazdırırım mektubu, söyleyeceklerimin hepsini diyemeden. En çok okulun öğretmeni Kemal’e gidiyorum, o beni anlıyor, bir güzel de yazıyor.
 Bir gün Kemal Öğretmen dedi ki, “Nar Teyze, bizim okulun yanındaki bina Halk Eğitim Merkezi oldu. Orada kadınlar için okuma yazma, el işi, biçki-dikiş, halı-kilim dokuma kursları var. Ben de akşamları okuma yazma öğretiyorum. Haydi, sen de gel, kızın da gelsin!” dedi. Aldım kızımı da yanıma, akşam gittim erkenden okula. Eşime de dedim; ama inat etti gelmedi. Çocuklar gibi sevinerek oturdum sıraya, baktım kara tahtaya, öğretmenin yazdıklarına, can kulağıyla dinledim söylediklerini, coşkuyla yineledim. A, B, C,.. Yılmadım, usanmadım, çözdüm okumayı. Başladım elime ne geçtiyse okumaya, okudukça anladım dünyayı.”